17 Şubat 2015 Salı

Mark Mann | Gezginler


Biliyorsunuz, bir polisiye/gerilim/yeraltı edebiyatı okuyucusuyum. Kimseyle aşık atamayacak olsam da hatırı sayılır miktarda kitap okumuşluğum ve bunların bir bölümüne gerçekten bayılmışlığım vardır. Hayatımı değiştiren kitaplar oldu, ruh halimi yerin dibine sokan ya da gökyüzüne kadar çıkaran kitaplar... Hayatımı şekillendirenler... Ama bir yolculuk kitabının beni böylesine sarsacağı aklıma bir an olsun gelmezdi.

Kitapçılarda gezi kitaplarının satıldığı reyonlara genellikle uğramam. Bu yüzden, böylesine sarsıcı, eğlenceli, bilgi dolu bir kitabı kaçıracaktım... Şayet çevirmeni olmasaydım!

Evet, Gezginler yayınlanan ilk çevirim. Ve şu anda, çocuğu üniversite sınavını kazanmış bir anne kadar gururluyum. Süreç boyunca inanılmaz şeyler öğrendim, sarsıldım, kıkırdadım, ağladım. Kitabı anlatmam istendiğinde ise kifayetsiz kaldım. Tanıyanlar bilirler; öyle kolay kolay kifayetsiz kalan biri değilim, hatta çoğu zaman susmam için dua bile edebilirsiniz. :)

~~

Gezginler, bir yol hikayesi. Kitabın omurgasında, üç İngiliz arkadaş var. Uyuşturucu alan, kendilerini Batılı (!) dünyamıza ait hissetmeyen, tuhaf espri anlayışları olan üç arkadaş... Bir gün Güney Amerika'da "Gringo Trail" olarak bilinen yolu takip etmeye karar veriyorlar. Sırt çantalarını hazırlayıp yola çıkıyorlar. Ekvator'da başlayan yolculuk, Peru, Bolivya, Kolombiya ve aklınıza daha neresi gelirse, oralara kadar uzanıyor. Gittikleri her kasabada da oraya özgü uyuşturucuları tüketiyorlar; dolayısıyla, sürekli yaptıkları saçmalıkları, kimilerimize sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi görünen konuşmaları ile durmadan kıkırdamama neden oldular.


Bir de bilgi dolu olma durumu var... Yazar, uğradıkları her ülkenin kültürüyle, tarihiyle, coğrafyasıyla ilgili bilgileri hiç de sıkıcı olmayan bir üslupla anlatıyor. Kitabın içinde özellikle Eduardo Galeano'nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları isimli çarpıcı kitabından alıntılar var. Böyle deyince kulağa sıkıcı gibi geliyor değil mi? Değil. Öylesine dehşete düşürücü, öylesine ufuk açıcı şeyler öğrendim ki o kısımlarda... Hele çoğu yerde, "Aha! Türkiye!", "Vallahi Türkiye," "Yok artık, cidden ne kadar benziyor," naraları atmadığımı söylersem yalan olur. Kitabın içinde kendimi buldum, ülkemi buldum. Hele ki Yoksulluk isimli bir bölüm vardı ki bilgisayarı kapatıp nefes almak için kendimi sokağa atmama neden oldu. Yoksulluk, tek cümlelik bir bölüm. Tek bir cümle. İnsanlığımı sorgulatan tek bir cümle.

~~

Sabaha kadar size bu kitap hakkında bir şeyler yazabilirim. Nefes almadan konuşabilirim ama ne dersem diyeyim, çeviri sırasında hissettiklerimi anlatmam mümkün değil. Bu kitabı hepiniz sevmeyebilirsiniz; ama seven, gerçekten çok sevecektir. Bundan eminim.

Editörlerim Ayça Atçı ve Rıza Oylum'a teşekkür etmek de boynumun borcu. Bu yolculuğu benim için inanılmaz keyifli kıldılar. Güzel sözleriyle durmadan gözlerimin dolmasına neden oldular. Çok keyifli bir ekip çalışmasıydı. Bayılıyorum onlara!

~~

Hayata dair bir meramınız varsa lütfen elinizde renkli bir kalemle okuyun Gezginler'i... Altını çizeceğiniz çok fazla yer olacak. Bunlardan bir tanesi, kitabın tanıtım metninde yer alan paragraf. Bir gece yarısıydı, Gökyüzü Kütüphanesi için topladığım kitaplar koliler içinde salonumun her yerine dağılmıştı. Ben ise bilgisayar başında oturmuş çeviri yapıyordum. Bu paragrafı çevirdim. Noktayı koyduktan sonra bir durdum. Sonra kalakalmışım. Yanımdaki arkadaşlarım söylüyor:) Durup "Ben... az... önce... ne... çevirdim...?" demişim bilgisayar ekranına. Gözlerim paragrafta dolanırken arkadaşlarım omzumun üzerinden ekrana bakıp benimle birlikte okudular paragrafı. Sonrasında kimsenin sesi çıkmadı.

Öyle işte...

"
Arkadaşlarımın kariyerleri, düzenli ilişkileri, evleri ve aileleri vardı. Tanıdığım herkes evlenirken ben, uzun zamandır sevgilim olan kadından ayrılıyordum. Sonra o da evlendi. Kendimi yalnız hissediyordum. Hâlâ, kendimin normal, dünyanın ise aklını kaçırmış olduğunu düşünüyordum – buna rağmen, zaman içinde arkadaşlarımın her iki konuda da tam tersini düşündüklerini fark ettim. Kişisel şeytanlarımla ilgili hiçbir sorunum yoktu. Gerçeği biliyordum. Dünya – bizim batılı dünyamız – aklını kaçırmıştı. Kariyer ya da emekli maaşı konusunda istekli olamıyordum. Bir kıvılcıma, bir mücadeleye, bir ideale ihtiyacım vardı. Çevremdeki toplum ise toplum olma konusundaki ortak amacından şaşmıştı. Gelecek, bir sonraki yılın bilançosundan daha fazlasını ifade etmiyordu. Tam anlamıyla “doğal olmayan” bir topluluk haline gelmiştik: çocuklar bir ağaca bile tırmanmadan, takımyıldızları öğrenmeden büyüyorlardı. Yaşamanın mutluluğunun en küçük kırıntısını dahi kaybetmiş ve bunların yerine, IKEA’dan aldığımız kolaylıkla monte edilebilen gardırop ünitelerini koymuştuk.
Dünya bok gibiydi ve bu dünyada yaşamaya devam etmek için hiçbir amaç ya da takip edilecek hiçbir yön bulamıyordum.

Belki Güney Amerika’da bir tane bulurdum."

~~

Herkese mutlu okumalar,
Yol ve kitap hayatınızdan hiç eksik olmasın.
Aslı


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder