16 Temmuz 2014 Çarşamba

Liz Jensen | Louis Drax'ın Dokuzuncu Canı

Sarsıldım.

Louis Drax'ın Dokuzuncu Canı çok tuhaf bir kitap. Tam bir "kara mizah" tadında. Hatta, Sineklerin Tanrısı için Macera Adası'nın tam tersi diyoruz ya; Louis Drax'ın Dokuzuncu Canı da Küçük Prens'in tam tersi sanki!

Louis Drax, dokuz yaşında bir erkek çocuğu ve bir felaket mıknatısı; başına sürekli ciddi kazalar geliyor ve her defasında ölümün eşiğinden dönüyor. Anlayacağınız, Louis tam biz kazakolik! Dokuzuncu doğumgününde olanlar ise ailenin hayatını baştan aşağı değiştiriyor. Ailece gittikleri piknikte Louis bir uçurumdan düşüyor ve komaya giriyor. Babası ise kayboluyor. Louis'e takıntılı bir sevgi duyan annesi, Louis'in komadan çıkması için çocuğu bir hastaneden bir diğerine taşıyor. Son çare ise geleneksel yöntemlerin dışına çıkmasıyla ünlü Dr. Dannachet. Dr. Dannachet, Louis'i komadan çıkmaya ikna etmeye çalışıyor ancak kendisini bir anda Louis'in karmaşık iç dünyasına çekilmiş buluyor! Dr. Dannachet artık hem kazanın arkasındaki gizeme açıklık getirmek, hem Louis'i iyileştirmek hem de kariyerini kurtarmak zorunda... Çünkü, o gün piknikte olanları bir tek Louis biliyor, o da komada...

Kitabın dili güzel, çevirisi oldukça başarılı ki zaten çok deneyimli bir çevirmen tarafından tercüme edilmiş. Bu kitapta da arada Fransızca sözcükler geçiyor. Bu konudaki tavrımı biliyorsunuz. "Ne gerek var?" deyip duruyorum ancak sanırım bir yandan da alışıyorum bu duruma:) Bu kitabı sevmeniz için öncelikle Küçük Prens'i sevmeniz ve onun aslında bir yetişkin kitabı olduğunu kabul etmeniz gerekiyor. Bir sonraki şart, kesinlikle kara mizahtan hoşlanıyor olmanız gerektiğiyle ilgili. Buna ek olarak, bir de komada yaşanan ilginç olaylarla ilgileniyorsanız Louis Drax'ın Dokuzuncu Canı'na bayılacaksınız. Ben kitabı çok sevdim ancak hala Louis Drax'ın Dokuzuncu Canı konusunda cümle kurmakta zorlanıyorum. Bu nedenle sözü Louis'e bırakıyor ve işime geri dönüyorum.

Sevgiler
Aslı

Ben, diğer çocuklardan farklıyım. Adım Louis Drax. Başıma olmadık şeyler gelir; örneğin, gittiğim bir piknikte boğulmak gibi. Anneme, kazakolik bir çocuğun annesi olmanın nasıl bir şey olduğunu sorun da anlatsın. Hiç de eğlenceli bir şey değil bu. Bu işin sonu nereye varacak diye düşünmekten, uyku girmiyor gözüne. Nereye baksa tehlikeli olabilecek şeyleri görüyor, sürekli onu korumalıyım, onu korumalıyım, diye düşünüyor. Ama bazen elinden bir şey gelmiyor. Annem beni sevmeden önce, o ilk kaza yüzünden, nefret etmiş benden. İlk kaza doğumumdu. İmparator Julius Sezar gibi doğmuşum. Bebek dışarı fırlayana kadar kadının göbeğini bıçakla kesiyorlar; sonra da kan revan içinde avaz avaz bağıran bebeği çekip çıkarıyorlar. Normal yollardan çıkamayacağımı düşünmüşler. (Gerçi o da iğrenç ya!) Ayrıca, Annemin de tıpkı Julius Sezar’ın annesi gibi öleceğini düşünmüşler. O zaman ölü bedenlerimizi tabutlara koymaları gerekecekti; Annemi büyük bir tabuta, beni de bebek boyu bir tabuta. Ya da aynı tabuta koyarlardı bizi, iki bedenlik bir tabut ve vıdı vıdı vıdı. Eminim böyle tabutlar yapıyorlardır. Bahse girerim aralarında özel bir bağ olan anne ve oğullar için internetten tabut sipariş edilebilir. Doğmak zaten iğrenç bir şeydi; yüz yaşına falan gelseler bile, anne de, çocuk da, böyle bir şeyin etkisinden kurtulamaz; ama aslında bu yalnız başlangıçmış. Ama bunu bilmiyordum, o da bilmiyordu. İkinci kaza ben bebekken oldu. Sekiz haftalıktım ve beşiğimde uyuyordum ve birden Beşik Ölümü olmaya başladım. Onu korumalıyım, onu korumalıyım diye geçirdi aklından Annem. Telaşlanma. Cankurtaran çağır. Sağlık görevlileri gelene kadar nefes almam için bana neler yapması gerektiğini anlattılar Anneme; sonra da gelip bana oksijen verdiler ve bu da göğsümde yaralar açılmasına neden oldu. Annem bu resimleri saklıyordur herhalde. Eğer isterseniz gösterir, ayrıca kırılan, parçalanan minik kaburgalarımın röntgeni de var. Sonra, dört yaşına geldiğimde bir nöbet geçirdim ve o kadar çok bağırdım ki, neredeyse dokuz buçuk dakika boyunca nefessiz kaldım. Gerçekten. En zor yerlerden nefes almadan çıkmayı başarabilen Muhteşem Houdini bile beceremezdi bu kadarını. O bir Amerikalıydı. Altı yaşındayken Lyon’da metro raylarının üstüne düştüm. Yüzde seksen beş çarpıldım. Herhalde kimsenin başına böyle bir şey gelmez; ama benim başıma geldi. Ölmedim; ama bu bir mucize sayılırdı. Sonra gıda zehirlenmesi geçirdim; çünkü çok zehirli yemekler yemiştim. Salmonella, tetanos, botülizm ve menenjit oldum; aslında daha birçok hastalık geçirdim, ama isimlerini söyleyemiyorum bir türlü; encyclopédie médicale’in üçüncü cildini açıp bu hastalıklar hakkında bilgi edinilebilir; hepsi de o kadar iğrenç ki.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder