4 Haziran 2014 Çarşamba

William Golding | Sineklerin Tanrısı

16 yaşındaydım. Her sene yaz tatili için gittiğimiz Yeni Foça'daki yazlığımızdaydık yine. Akşamları köy meydanında kurulan gece pazarına uğrar, önce birkaç kitap alır ve ardından da sadece kendi yaptığı mumları ve egzotik takıları satarak para kazanan uzun, yağlı saçlı, benden on yaş kadar büyük arkadaşımın yanına uğrardım. Tezgah başında uzun uzun sohbet ederdik. O yaz sonunda Foça'dan ayrıldı, bir daha da hiç görüşmedik. Cep telefonu bile yoktu ki o zamanlar:) Şimdi ise adını bile hatırlamıyorum. En son görüştüğümüz gün, bana Sineklerin Tanrısı'nı vermişti, "Bunu muhakkak oku ve aslında ne kadar vahşi yaratıklar olduğumuzu gör," diyerek. Okumuştum. Şimdi 30 yaşındayım. Bir kere daha okudum.

Sineklerin Tanrısı, ıssız bir adaya düşen uçaktan kurtulan çocukların hikayesini anlatıyor. Adada kendilerinden başka tek bir yetişkin yok. Başlangıçta sonsuza dek oyun oynayarak kurtulmayı bekleyeceklerine inandıkları ada, zaman içerisinde bir cehenneme dönüşüyor ve, zevk için öldüren tek canlı olan insanlar olarak, kendi cehennemlerinin zebanilerine dönüşüyorlar. Kitabın hikaye olarak çok bir ahım şahım yanı yok; aslında, hikayenin çoğumuzun bayıldığı o ünlü Lost'a temel teşkil ettiği bile söylenebilir 1954 yılında yazıldığı düşünüldüğünde. Öteki yandan, insanın toplumdan ve ahlak kurallarından azıcık uzaklaştığında nasıl ilkelleştiğini, vahşileştiğini, şeytanlaştığını gösteren başarılı tespitlerle dolu.

Hiçbir zaman çocukları seven bir kadın olamadım. Asla çocuk sahibi olmanın hayalini de kurmadım. Hatta, çocukların, insan türünün en vahşi, en acımasız hali olduğuna inandım hep. Bu kitapta okuduklarım ne yazık ki haklı olduğuma iyice inandırdı beni. Hatta bazı yerlerde kanım dondu. Evet, bir kitap üzerinden konuşuyoruz ama bal gibi biliyorum ki bu olay gerçeğe çok yakın bir örnek. Her birimizin içinde açığa çıkmayı bekleyen ilkel ve vahşi bir yan var; vahşiliğimizi topluma ayak uydurabilmek uğruna baskılıyoruz. Ancak çocuklar, henüz toplum kuralları tarafından çevrelenmediklerinden vahşiliklerini tüm gücüyle yansıtıyorlar.

Özellikle her gün kadınların, çocukların ve hayvanların sırf zevk uğruna öldürüldüğü bir ülkede yaşarken Sineklerin Tanrısı'nı okumak ne kadar akıllıca oldu, bilemiyorum. O yağlı, uzun saçlı arkadaşım bir teşekkürü mü yoksa sağlam bir küfrü mü hak etti, ona da karar veremiyorum. Zira, bu kitabı okumadan, sadece haberlere bir göz gezdirerek de içimizdeki şeytanı görmek mümkündü.

Denizkabukları, domuzcuklar, dumanlar.
Aslı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder